Avrupa’da farklı eğitim sistemleri

Son günlerde süregelen eğitim reformu tartışmalarına ışık tutması adına pek çok ülkedeki eğitim sistemlerini inceledim. Öncelikle bu bilgileri sizlerle paylaşmak ve görüşlerinizi almak isterim. Daha sonra bu konuyla ilgili karşılaştırmalı görüşlerimi anlatan bir yazım daha olacak.

Belirtmekte fayda var ki bu bilgilerin tamamı internetten elde edilmiş bilgilerdir. Dolayısıyla güncel veya eksik bilgiler içerebilirler.
İngiltere

İngiltere’de eğitim 3-4 yaşlarında okul öncesi eğitim ile başlıyor. 4-11 yaşları arasında 7 yıllık bir ilk öğretimin ardından ortaokul ve lise 11-18 yaşları arasında 7 yıldan oluşuyor. Okula başlama yaşı 5.

Okula gidenlerin yüzde 93′ü ücretsiz ve düz devlet okullarına gitmekte. Bu okullarda tiyato gezileri, yüzme kursları gibi faaliyetler dışında ücret alınması yasak olduğu gibi, bu tür faaliyetlerde de ücret ödemek gönüllülük esasına dayalı.

Öğrencilerin azınlık bir kısmı inanca dayalı eğitim sağlayan ve inanç grupları tarafından idare edilen okullardan faydalanmaktadır. Bu okulları İngiltere Kilisesi ve Roman Katolik Kilisesi gibi gruplar yönetmektedir.

Bir diğer azınlık kısım ise ücretli devlet okullarından veya özel okullardan faydalanmaktadır.

Öğrencilier bu süreçte zorunlu derslerin yanı sıra sanat ve tasarım, vatandaşlık, teknoloji, muzik ve beden eğitimi derslerinden seçmeli olarak faydalanmaktadır.

Bir öğrencinin 11 yaşından sonra seviyesine göre sınıflara yerleştirilmesi söz konusudur.

 

Almanya

Almanya’da eyaletlere göre eğitim sistemi değişmek ile birlikte, ilkokul 6 – 12 yaşları arasında yapılır. Ortaokulda öğrencilerin ihtisaslaşmasına imkan tanıyan süreç başlar. Üniversite sınavlarında sadece ilgili bölümlerden olan öğrenciler, ilgili oldukları fakülteleri tercih edebilirler.

İngiltere’de olduğu gibi Almanya’da da devlet okullarının yanı sıra inanç sistemine bağlı okullar da ilkokuldan itibaren eğitim verebilmektedirler. 2007 yılı rakamlarına göre toplam 740 okulun 63′ü protestan, 114′ü ise katolik düzende eğitim vermektedir.

Ortaokul seviyesinde haftada iki saat din kültürü dersi bulunmaktadır.

 

Hollanda

Hollanda’da eğitim 4 yaşında okul öncesi eğitim ile başlıyor. İlkokula başlama yaşı ise 6. 12 yaşında ilkokul tamamlanıyor ve öğrenciler girdikleri merkezi bir sınava göre ortaokul yıllarında yönlendiriliyor.

Ortaokul süreci farklılık göstermekle beraber 6 yıldan oluşuyor ve burada 4 ayrı ihtisaslaşma alanından birini öğrenci seçiyor. Tıpkı Almanya’da olduğu gibi üniversite’de bu bölümlerin dışında bir bölüm okumak olanaksız.

Hollanda’da okullar devlet okulu, dini özel okul ve özel okul olarak üçe ayrılmış.
İspanya

İspanya’da eğitim 3-6 yaşında okul öncesiyle başlamakta. İlkokula başlama yaşı ise 6. 6-12 yaşları arasında devam eden ilkokulun ardından, 4 sene ortaokul, 2 sene ise lise eğitimi söz konusu. Öğrenciler ortaokuldan itibaren seviyelerine göre ayrılıyorlar. Ayrıca seçmeli dersler de yine ortaokul yıllarında başlamakta.

İspyanya’da din eğitimi ortaokulda sadece ilk yılda olmak üzere seçmeli olarak veriliyor.

 

Fransa

Fransa’da ilkokula başlama yaşı 6. Diğer ülkelerde olduğu üzere dileyenler 3-4 yaşlarından itibaren okul öncesi eğitimden faydalanabiliyor. 5 yıllık bir ilkokulun ardından 4 yıl ortaokul, 3 yıl lise eğitimi mevcut.

Ortaokuldan itibaren 4 farklı gruba göre öğrenci yönlendirilmekte. Fen bilimleri, sosyal bilimler, dil gibi seçeneklerden birini seçen öğrenci daha sonra üniversite sınavında bu alandan farklı bir alanı tercih edebiliyor.

Fransa’daki laiklik anlayışı gereği, okullarda dini eğitim verilmediği gibi, 2004 yılında çıkarılan yasayla, okullarda dini sembollerin bulundurulması yasaklandı.

Yeni CHP: İki CHP

 Acaba Recep Tayyip Erdoğan bir şekilde zamanında mensubu olduğu Refah Partisi’nin (veya devamı olan partilerin) lideri olarak seçilseydi bu kadar yenilikçi bir politika izleyerek, bu kadar geniş bir kitleye hitap edebilecek bir parti yaratabilir miydi? Acaba tabanın tepkisinden çekinerek, örgütlerin yıllardır süre gelen Milli Görüş geleneğini zorlamak ister miydi? Acaba bugün sağ ve sol pek çok fraksiyondan AK Parti’ye katılan isimleri kendi partisi altında bu kadar kolay toplayabilir miydi?

Bir süredir tartışılan ve son chp kurultayının ardından daha da su yüzüne çıkan “Yeni CHP” kavramını bu açıdan değerlendirmenin faydalı olduğunu düşünüyorum. Zira Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu hala parti içerisindeki şahinler – güvercinler, eskiler – yeniler kavgasını dindirebilmiş değilken yenilenmenin bu kadar kolay olmadığı da açık.

Ne yeni ne de eski olmayan, orta yoldan giden, bir CHP’nin oy kaybedeceği de ortada olduğuna göre, yeni CHP’nin ancak ikinci bir parti yani ikinci bir CHP içerisinde gerçekleşebileceğini düşünenlerin sayısı pek de az olmamalı. En azından her partinin kendi seçmenine biraz daha net mesaj verebilmesi, Kürt sorununda, Alevi sorununda ve diğer pek çok meselede tavrını daha net ortaya koyabilmesi oluşacak her iki parti için de faydalı olabilecektir.

Bu sebeple yeni CHP aslında iki CHP midir? Ne dersiniz? Yoksa bu zamana kadar hep bölünen sol için bir kez olsun bir arada olma zamanı mıdır?

Troya

Troya

Dünya’da özellikle Michael Flatley’in “Lord of the Dance” gösterisinden sonra yerel kültürlerin şov dünyası ile buluşması fikri heyecan verici hale geldi. Türkiye’de ise ilk olarak “Sultans of the Dance” şovu ile Türk gösteri dünyasına merhaba diyen ekip, daha sonra “Anadolu Ateşi” olarak yoluna devam etti. Elde edilen başarı sadece Türkiye bazında değil, Dünya üzerinde de kabul gördü.

Şimdi ise yine Mustafa Erdoğan’ın sanat yönetmenliğinde “Troya” adlı gösteri izleyiciyle buluşuyor. Bu gösteriyi izleyen biri olarak bazı yorumlarda bulunmak gerektiğini düşünüyorum.

Ses ve Işık

Bir gösterinin etkileyici olmasındaki en önemli faktörlerden bir tanesi ses ve ışık organizasyonlarıdır. Bu konuda Troya’nın iyi bir noktada olduğunu belirtmek gerekir. Prag Senfoni Orkestrası tarafından seslendirilen eserler ve Amerikalı ışık teknisyenleri tarafından geliştirilen efektler hem uyum içerisinde hem de etkileyici. Gösterinin orjinal müzikleri umuyorum ki en kısa sürede piyasada olacaktır ve belirli çevrelerde de ilgi göreceği aşikar.
Senkronizasyon

Bir karadeniz horonunu 5 kişinin oynaması ile 150 kişinin aynı anda oynaması farklıdır. Bu açıdan aynı anda aynı hareketi en ufak bir şaşma olmadan yapabilmek her yiğidin harcı değildir. Troya bu konuda oldukça yol katetmiş. Türkiye düzeyi açısından belki de açık ara önde. Yine de Dünya çapında gösterilere baktığınızda Troya’nın daha çok yol katetmesi gerektiğini anlayabiliriz.

Farklılık

Dünya’nın pek çok yerinde pek çok benzer gösteri mevcut. Üstelik aralarında yine pek çoğu büyük bütçeli. Yeni ve göze hoş gelen görselliklere başvurmak belki de bir gösteriyi en öne çıkaran özellik haline geliyor. Bu konuda “Cirque du Soleil” bana kalırsa açık ara liderdir. Troya içerisinde Anadolu motiflerine başvurulması belki de bir yenilik. Fakat ses, ışık ve dekor gibi daha temel konularda yapılan yenilikler sebebiyle Troya bana kalırsa pek de farklılaşamamış.
Sözün özü; Troya, Anadolu Ateşi’nden bir adım daha öteye gidebilmeyi başarmış ve Türkiye açısından son derece önemli bir prodüksiyon. Fakat iş Dünya ile rekabete geldiğinde bu konuda emekleme aşamasında olduğumuz aşikar. Dünya turnelerine daha fazla çıktıkça, Mustafa Erdoğan ekibine eksikleri daha iyi gösterebilecek ve olgunlaşma süreci daha olumlu hale gelecektir diye düşünüyorum.

Benzer gösterileri merak edenlere “Michael Flatley – Lord of the Dance”, “Cirque du Soleil – Alegria” veya “Cirque du Soleil – Varekai” DVD’lerini tavsiye ederim.

Bir kadın zerafet, fazlası sorun katar

Esasen kadın – erkek ayrımına pek de hevesli olmayan bir yazar olarak bu ince konulara girmeyecektim. Lakin konunun tadı tuzu çok cezbetti bu kez.

Tamamı erkeklerden oluşan bir grup tabiri caizse ilkeldir. Her ne kadar arkadaşlık, dostluk yüksek düzeyde olsa da, ortaya çıkan  sohbetin niteliği tartışmaya açıktır. Üstelik üzerine tartışılan konuların sayısı da pek azdır. Örneğin 6-7 kişilik bir erkek topluluğunu en kalabalık ortamda bile rahatlıkla seçebilirsiniz.

Şimdi bir an için 6-7 kişilik bir erkek topluluğunun içine bir bayanın dahil olduğunu düşünelim. (Evet o bayanın yerinde olmayı kimse istemez ama söz gelimi oldu diye düşünelim!) Tüm erkeklerin sohbet tarzı değişecek. Aynı 6-7 kişi bir anda farklı insanlar olup çıkacaklardır. Kimisi romantik delikanlı, kimi entellektüel kişilik, kimisi de güleryüzlü sempatik bir hale bürüneceklerdir. Neden? Ortama katılan hanfendinin karşısında ayıp olmasın değil mi? Hem hanfendinin taktirini kazanmak ortamdaki tüm erkeklerin hedefi olacaktır.

Peki ortama ikinci bir bayan katılırsa ne olur?

Öncelikle bu işe en fazla diğer bayan sevinir. Öncelikle aralarından su sızmaz. Bu sırada erkekler hakkında derin bir dedikodu içine girerler. Her bir erkeğin ne hallere düştüğünü birbirlerine gülerek anlatırlar. Bu sırada grup içinde grup haline gelip kendilerini soyutlarlar. Hal böyle olunca erkeklerden de tepki alırlar. Erkekler ilk zamanlardaki nezaketlerini bırakarak asileşirler.

Lakin bu asi haller fazla uzun sürmez. Zira iki bayanın kavgasız durma olasılığı pek azdır. En kısa zamanda bayanlar arasındaki çatlaklar su yüzüne çıkar. Veee beklenen olur. Bayanlar küstüğünde soluğu tekrar erkeklerin yanında alır. Bu vesileyle de grubu yandaş ve karşıt olarak bölerler. Artık elimizde birer bayanı içeren iki grup var.

Bu mükemmel dizi senaryosu aslında kulağa çok da gerçek dışı gelmiyor. Bu sebeple bir kadının zerafet kattığını, fazlasının sorun getirebildiğini düşünenlerdenim.

Cep Telefonu, Beyin Tümörüne Yol Açmıyor(muş)

Yıllardır cep telefonunun zararları konusunda yıllardır süregelen ön yargılar mevcuttur. Gerek Türkiye’de gerek Dünya’nn pek çok ülkesinde bu konuda araştırmalar yapılmış ve kimi akademisyen ve uzmanlar cep telefonunun özellikle beyin tümörüne yol açtığını iddia etmişlerdir. Bu iddialar ne tam olarak yalanlanabilmiş ne de ispatlanabilmiştir.

Son zamanlarda Danimarkalı Bilim adamlarının ortaya koyduğu bazı veriler pek çoğumuz için sevindirici nitelikte. Bilindiği üzere cep telefonları özellikle Kuzey Avrupa ülkelerinde 1974 yılından beri kullanılıyor. Her ne kadar teknolojileri zaman içerisinde farklılaşsa da cep telefonlarının beyin tümörüne yol açmadığı o tarihten bu zamana kadar yayılmış istatistiklerde fark edilebiliyor.

Danimarka, Finlandiya, Norveç ve İsveç’te yapılan araştırmalara göre, cep telefonları ilk olarak 1974 yılında kullanılmaya başlanıyor. 1998 yılında ise özellikle yoğun kullanıma geçiliyor ve cep telefonları yaygınlaşıyor. Bu araştırma 1974 yılından bu yana beyin tümörünün görülme oranında yüzde 0.5 gibi bir artış olduğunu ortaya koyuyor ve bu artışın doğal olduğunu sonucuna varıyor. Ayrıca 1998 yılından bu yana tümörün görülme sayısında beklenenin üzerinde bir artış yok.

Bilim adamları bu rakamlara dayanarak cep telefonlarının şu ana kadar beyin tümörleri için tetikleyici olduğu iddiaları reddediyorlar. Buna rağmen aktivistlerin bu araştırmalardan ikna olacakları şüpheli. Bu tartışmalar uzun bir süre devam etmeye aday.

orjinal haber
http://www.msnbc.msn.com/id/34265692/ns/health-cancer/

Kürtofobi ve önlenemez yükselişi…

Çözümsüzlükten ve kısır döngüden sıyrılıp, sonuca ulaşmaya heveslenirken; sürecin tehlikeler ve badireler atlatması normaldir. Bu tehlikelerin en önemli ilacı; tüm etmenlerin bu risklerin farkında olarak, çözüm odaklı ve iyi niyetli yaklaşımlar sergilemesidir.

25 – 30 yıldır ülkemizin kangren haline gelmiş sorunlarından biri haline gelen Güneydoğu (veya Kürt) sorunu; ülkemiz için milyarlarca Dolara ve bunun da ötesinde, değeri parayla biçilemeyecek canlara sebep oldu. Bu sürece en azından farklı bir yaklaşım getirmesi, ezberleri bozması açısından; yapılan demokratik açılımlar son derece önemliydi. Tıkanmış bir mesele üzerinde yeniden fikirleri çarpıştırdık, tartıştık.

AKP belki de iktidarının en büyük risklerinden bir tanesini alarak, bu yolda bazı ilerlemeleri kaydetti. Bana kalırsa bu noktada tartışılması gereken en önemli şey, atılan adımların yeterli ya da eksik olmasından daha ziyade karşılıklı olmasıdır. Aksi bir tablo kamu vicdanını zedelemektedir.

Son günlerde şiddetin tırmandırılması, olumlu mesajların yerini yakılan otobüs ve saldırılan karakollara bırakması; bu adımların pek de karşılıklı olmadığının kanıtıdır. Eğer karşılıklı olmuş olsaydı örneğin DTP’nin memnuniyet ifade eden sözler sarfetmesi veya en azından bir grup PKK’lının sessiz sedasız teslim olması gerekirdi. Oysa gördüğümüz tablo, memnuniyetsizliğin artması yönündedir.

Sorumsuz tavırlar sergileyen bu gruplar süreci tehlikeye atmakta ve marjinalliğe sebep olmaktalar. Bunun sonucunda toplumda Kürt- Türk ayrışması gerçekleşiyor ve nasıl ki Avrupa ve Amerika’da bir terör örgütü yüzünden İslamofobi oluşuyorsa, Türkiye’de de Kürtofobi yükselişe geçiyor.

Bu tür olaylar arttıkça Kürtofobi yayılacak ve bu demokratik ilerleyişi kesinlikle baltalayacak. Aynı İsviçre’de halkı islamofobi yüzünden minarelere karşı çıkması gibi, Kürtler ve diğerleri de demokratik haklarını alamayacaklar.

Türkiye’nin artık yeterli tartışma düzeyine kavuştuğu da dikkate alınarak, siyasetin daha sorumlu yapılması ve sonuçlarının öngörülmesi gerekmekte. Popülist çıkışlarla çözümsüzlüğü desteklemek ancak Kürtofobi’ye ve önlenemez yükselişine yol açacak.

AKP usülü Demokrasi ve İsviçre’nin Minare Referandumu

Gerek başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’dan, gerekse pek çok AKP kurmayından; 7 yıllık iktidarları boyunca sıkça duyduğumuz sözler vardır. Örneğin yüzde 47 polemiği bunlardan bir tanesidir. İktidar olmanın hevesi ve gücüyle sıkça milletin iradesini temsil ettiklerinden dem vurmuşlardır. Demokrasi’nin millet iradesi olduğunu ifade ederek, daha demokratik bir Türkiye için daha fazla yetki talep etmişlerdir.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Anayasa Mahkemesini eleştiren, öss Katsayıları konusunda Danıştay’a kızan, Merkez Bankasını fazla özerk bulan, Özerk kurumlari olabildiğince yeniden başbakanlığa bağlı hale getiren, Anayasa Mahkemesi üyeleri halk veya TBMM tarafından seçilsin önerisini sunan, kendi yandaşları olmadığı dönemde her fırsatta YÖK ile çatışan AKP iktidarı; her seferinde halkı temsil ettiğini ve demokrasinin halkın iradesinden geçtiğini beyan etti. Hep yüzde 47′sine dem vurdu. Kendisine engel teşkil eden her türlü mekanizmayı despotluk, totaliterlik olarak niteledi.

Peki sonra ne oldu?

Demokratik olduğu iddiasındaki bir başka ülke olan İsviçre’de yeni minarelere yasak getirilmesi amacıyla halk referandumu yapıldı. Din ve vicdan özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir konuda referanduma gidilmesi yeterince can sıkıcıydı. Buna bir de halkın yüzde 57′sinin minarelere karşı olması eklenince sadece İsviçre değil, Avrupa ve Türkiye de karıştı.

Peki bu konuda AKP üyelerinin ne demesini beklersiniz? Yüzde 57 karar verdiğine göre demokratiktir mi dediler? Halk böyle istediyse böyle olsun mu dediler? Hemen her demeçte verilecek kararın demokratik olmadığını söylediler ve en önemlisi de konunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde görüşülebileceğini söylediler.

O zaman neymiş?

1 – Halkın iradesinin üzerinde mahkeme kararı olabilirmiş.

2-  Demokrasi sadece halkın veya halkın temsilcilerinin istediğini yapabilmesi değilmiş. Demokrasinin pek çok unsuru varmış.

3-  Hoşgörü ortadan kalkmaya başladığında ve kutuplaşma meydana geldiğinde, korkuları beslemek yerine her kesimi rahatlatan politikalar izlemek çözüme yardımcı olurmuş.
Sadece AKP için değil, pek çok siyasi parti için ders olması ümidiyle..

Kürt Sorunu: DTP Sorun mu, Çözüm mü istiyor?

dtp022007 genel seçimlerinin sonucunda DTP’nin bağımsız kontenjanından meclise girmesi tarihi bir olaydır. DTP’nin meclise girmesine karşı çıkanların aksine, DTP’nin de Türkiye sorunlarında sorumluluk alması gerektiğini düşünenlerdendim. Ancak bu şekilde DTP’nin samimiyetini ölçebilir ve hesap sorabiliriz.

Son dönemlerde demokratik açılım hevesiyle, AKP’nin isteyerek ya da istemeyerek DTP’ye uzatmış olduğu el bu açıdan da bir sınav niteliği taşıyor. DTP nihayet vizyonunu, siyasi etkisini ve en önemlisi de tutarlılığını sınayacak bir durumla karşı karşıya kalmıştır.

Peki bu sınav hakkıyla verilebiliyor mu? Görünüşe bakılırsa, DTP bir aktör olmanın ağırlığını kaldıramıyor. Söylemleri sadece kendi partilerini değil, süreci de etkileyebilecekken; bahsettikleri barış temennilerinden çok uzak ve orta noktayı bulma meziyeti olan siyasette son derece zayıf kaldıkları aşikar.

AKP ve hükümet’in attığı adımları en azından olumlu karşılamak yerine, “Bu da yetmez, öteki de olsun” tadında bir şımarık çocuk edasıyla şartlar koşmak; zaten sıkıntılı olan bu sürecin ilerlemesine yardımcı olmuyor. Milletten aldığı iradeyi hemen terör örgütüne veya imralı’ya devretme hevesi, DTP’yi güçlü bir parti imajına büründürmüyor. Eğer muhatap İmralı veya PKK ise, DTP neden meclise girdi ki? Orada neden duruyorlar? Milletten aldıkları yetki ve sorumluluktan kaçmayarak kullanabilirler.

DTP nihayet; kendisine oy kazandıran, ayrışmayı törpüleyen marjinal tavrı ile, söylemlerinde bolca sözünü ettiği barış ve demokrasi arasında sıkışmıştır. AKP’nin aldığı riski alıp Kürt sorununa çözüm arayışları bulmak ile, bir sonraki seçimlerde yine sivri söylemlere devam ederek kitlesini marjinalleştirmek arasında boğulmuştur. Bir yanda tarihe damga vurabilecek fırsatlar, bir diğer yanda ise bir siyasi statükonun devamı söz konusudur.

Eğer DTP bu sınavı veremez ise tıpkı Refah Partisi gibi daha marjinal bir partiden AKP gibi bir iktidar partisinin ortaya çıkması örneğinde olduğu gibi, yerini kendisinden daha az marjinal ve daha fazla kabul gören bir partiye  bırakabilir.

DTP istekleri ve fedakarlıkları ile, sorun mu çözüm mü istediğini ortaya koyacaktır. Bu aslında DTP’nin varolma ve ayakta kalma savaşının ta kendisidir. Ne her konuda olumlu olmak, ne de her konuda muhalif olmak DTP’yi çözümün parçası yapar. Her söylenen söz ve tabii ki zaman bu sınavın sonucunu apaçık edecektir. DTP’nin sorun mu yoksa çözüm mü istediği ancak böyle ortaya çıkacaktır.

Şaka dediğin…

Kamera şakası mevzu bahis olduğunda, Japon yapıyor demekten kendimi alamıyorum. Teknik ve koordinasyon açısından mükemmele yakın, farklı ve yaratıcı şakaları ortaya çıkaran bu çekik gözlüleri kutlamadan edemiyorum.

Sauna şakasında, dağın başına bir mühendislik harikasını sırf şaka olması için konduran zihniyeti pek bir sevdim. Dili ya da konuşmaları anlamanıza gerek yok. Ortada bir şakacı da yok zaten. Her şey makinelere devredilmiş. Makine de şaka yapar mı arkadaş? Alayına isyan!

Peki diğer şaka? 100 prank adıyla şakalar yapan bu adamlar, 101.inci olan şakazedeye türlü sosyal psikoloji testleri uyguluyorlar. Bilim adamı mı bunlar? Şakacı. 

 Olayı uzatmak sündürmek yok. Eğleniyoruz ve bitiyor. Bizi güldüren şey adamın düştüğü salak yerine konulma durumu değil. Anlık bir yüz ifadesine gülüyoruz.

Bence şaka dediğin böyle olmalı… Arigato gozamez..

Ankara’lı Avrupa Ödülüyle gurur duymalı (mı?)

Ankara Hep Avrupa'nın gözbebeği

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin çarşaf çarşaf ilanlarından anladığımız kadarıyla Avrupa Birliği, Ankara’ya 2009 yılında Avrupa Ödülü vermiş.

İnternet üzerinden bir kaç araştırma yaptığımda gururum bir kez daha arttı. Göğsüm kabardı. Geçtiğimiz sene Katowice’e, 2006 yılında Szeged, 2004 yılında Oudenaarde, 2002 yılında Gdynia şehirlerine verilen bu ödülü bu sene Ankara’nın aldığı bilmek beni inanılmaz gururlandırıyor. Ne kadar afiş assak azdır! Ankara içerisinde bu saydığım şehirlerin hangi ülkede olduklarını eksiksiz sayacak olan çıkarsa, onlara hediye verilmeli bence. Bana sorsanız bilmem çünkü.

Her ne kadar 1955 yılından beri verilen bu ödülü alan şehirler arasında Paris, Londra, Münih, Madrid, Roma gibi şehirler olmasa da; Ankara, Avrupa’nın en önemli şehirleri arasına bu ödülle girmiştir.

Kimileri bu ödülü küçümsediğimi sanabilirler. Oysa tam tersine. 1959 yılında İstanbul, 1991 yılında Bursa’ya layık görülen bu ödülü 2009 yılında Ankara aldığı için resmi tatil bile ilan etmeliyiz.

Bana kalırsa Sayın Melih Gökçek, futbol ile fazlasıyla ilgilenmeye başladığından, bu ödülü Avrupa Şampiyonlar Ligi kupası sanmış. Yoksa bu kadar afişler asılacak , konserler verilecek; Avrupa’nın en güzide şehrinde ikamet ediyormuşçasına gururlanacak bir tablo göremedim. Gören beri gelsin.

 

 Bilgi için :
http://assembly.coe.int/Committee/ENA/EuropaPrize/50thAnniversary/EuropePrizeMap.asp